'İnsanların meslekleri dışında tutkuları olmalı'

Medyatava ÖzelSayım Çınar, sinema aşığı bir mühendisin kitabını, yazarı İlker Mutlu ile konuştu, ortaya bahar gibi bir söyleşi çıktı...

'İnsanların meslekleri dışında tutkuları olmalı'

 

 

 

 

 

 

SAYIM ÇINAR

sayimcinar@gmail.com

 

Kitabınız bir süre önce çıktı. Bir Mühendisin Sinema Eğitimi. Genelde mühendisler daha çok kendi işleriyle, daha farklı ayrıntılarla ilgilenirler. Senin bir şekilde ciddi bir sinema sevgin var. Bu sevgiyle birlikte oluşmuş bir sinema kitabı hazırladın. İstersen önce bu sinema kitabının oluşum hikayesinden bahset. Samsun’da bir mühendis ve bir sinema kitabı.

Evet. Şimdi, şu şekilde gelişti. Benim buradaki hedefim aslında bir mühendis ya da herhangi bir mesleğe sahip olan birisi bu kadar tutkuyla bir şeye nasıl bağlanır, bunun hikayesini anlatmaktı. Ki benim sinema yazarlığım da mühendisliğimle aşağı yukarı aynı yıl başladı. Hatta ben henüz mühendis çıkmadan önce, daha üniversite yıllarında yazmaya başladım. Onun hikayesi. Yani insanların mesleklerinin dışında tutkuları olması gerektiğini savunan bir tezle yazıldı bu kitap.

Yani esasında sinema herkes için bir psikiyatri odası. Sadece hani sinema eleştirmenlerinin veya sinefillerin değil, herkesin sinemayla bir ilişkisi olması gerekir tezini savunuyorsun değil mi sen?

Kesinlikle.

Sinema sınıfsız bir şey yani.

Kesinlikle ve insanları birleştiren de bir şey. Mesela benimle çok farklı görüşte olan, siyasi görüşü olsun, yaşam görüşü, felsefesi ile olsun, benden farklı olan insanlarla bazen aynı filmde birleşebiliriz.

Filmler insanları birbirine yaklaştırıyor. Zaten bu kitap da bunun ciddi bir örneği. Pekala. Yani siz burada bir sinema yazarlığı hevesiyle bu kitaba başladınız ama çok ciddi bir yere de vardı. Hani sizin Türk Sineması ile olan yakınlığınız da bu kitapta var.

Evet. Kırkımı geçtikten sonra, hele ki kırklı yaşların diğer yarısına geçtiğim şu günlerde daha çok, belleğimin bana oyunlar oynamaya başladığını fark ettim. Eskiden beynime yaşayan bir ansiklopedi gibi her an başvurabilirken, artık yazılarımda bir ismi, bir tarihi, bir filmin hikayesini anmak için tekrar tekrar aynı kaynaklara dönmek durumunda kalıyordum. Ben de sinemayla ilgili notlar tutmaya başladım. Yaklaşık altı yıl boyunca tuttuğum bu notlar, beni öyle farklı noktalara sürükledi ki, sonunda bunları kapsamlı bir kitaba dönüştürmeye karar verdim. Türk Sineması, doğal olarak, bu anlatıda önemli bir yer tutuyor.

“Yılmaz Güney olayıyla tanışmam beni Türk sinemasına yaklaştırdı.”

Seni bağlayan, senin hayatını değiştiren filmler oldu mu Türk Sinemasında?

Burada özellikle anlattığım, yani, Yılmaz Güney olayıyla tanışmam işin aslı beni Türk Sinemasına daha da yakınlaştırdı. Şöyle ki, kitapta çok detaylı anlattığım üzere, ben, daha doğrusu benim yaş grubum, Yılmaz Güney’i kendi döneminde yaşayamadı. Hatta uzun yıllar zaten yasaklı olduğu için hiçbir şeyine ulaşamıyorduk. Yani ne resmine, ne bir yazısına, ne bir filmine, ne bir görüntüsüne, hiçbir şeyine ulaşamazken, insanlar tabi anlatıyorlar, işte, “Yılmaz Güney diye bir adam var”, efsane gibi dinliyorsun. “Yok yahu,” diyorsun, “böyle bir şey yok.” Sonra bir anda Almancılar geldiler ellerinde videokasetlerle. Kesin dönüş yaptılar. Bir komşumuz da dedi ki “Bende var Yılmaz Güney. Çok istiyorsan gel, seyret.”  Tabi onlar orada seyretmişler, alışkınlar, ama biz ilk defa göreceğiz. Babamın bana yıllarca anlattığı Baba filmi. Kasedi koydu cihaza. İşte karşımda. Aynı babamın anlattığı gibi. Sahneler falan, her şeyiyle. Ve bu beni çok yakınlaştırdı, özellikle Yılmaz Güney üzerinden Türk Sinemasına daha da yakınlaştırdı. Sevmediğimden değil. Eskiden beri çok seviyordum. Çünkü çocukluğumdan beri sinemayla haşır neşirdim. Bizim çocukluğumuz, hani bir terör döneminde geçen çocukluk. Fazla dışarıda oynayamazdınız. Taşrada geçirdik ve terör de vardı. 80’lerde, 70’lerin sonu ve 80’lerin başında, o dönemde ister istemez evde kalıyorsun ve TRT, zaten tek kanal o.

O dönem kesin dönüşler niçin oldu Türkiye’ye Almanya’dan? Bir de biliyorsunuz, Almanya 1980 yılında Türkiye’ye vize getirdi. Eskiden vizesiz de gidilirdi.

Yani, işin aslı,  onu iyi bilmiyorum. Ama o dönemde çok, özellikle Samsun’a çok dönüş olduğunu net biliyorum. Ve o adamlar kolilerce videokaset getirdiler. İnanılmaz şeyler vardı içerisinde.

Kültürel bir şey de dönüşte olmuş yani.

Kesinlikle. Çünkü o filmlerin çoğu Türkiye’de yoktu.

Pekala. Kitabına yazdığın her filmde ciddi ciddi örneğin Bir Zamanlar Anadolu’da dediğimizde bu filmle senin bir öykün var. Veya The Tender Moment of the Sand. Yani birçok film sayabiliriz. Her yazdığın filmde de bir sevgi var. O filme olan yakınlığın ve birleştirdiğin bir nokta var. Bu liste, yani örneğin Mavi Gözlü Dev, Nazım Hikmet’le ilgili bir film. Biraz o perdenin arkasında olanlardan birkaç tane ilginç şey anlatsana. Kitabına nasıl girdiler bu öyküler?

Örneğin Tender Moment of the Sand, yani Kumun Hassas Anı, demin andığınız o film, İranlı bir genç bir yönetmenin filmi. Ankara Film Festivalini yaptık. Ben SEKANS dergisinde çalışıyorum aynı zamanda. 2014’te festivali biz yaptık dergi olarak. Farid Mirkhani diye bir yönetmen. Onun filmi. Gerçekten filmin adındaki gibi hassas, güzel bir anlatıya sahip. Film beni çok etkiledi ve güzel bir dostluk oluştu orada Farid’le aramızda.

Yönetmeniyle tanışınca filmi izlemek daha farklı oluyor.

Daha farklı oluyor. Çünkü, örneğin her şeyi algılayamayabiliyorsunuz kültür farklılığından ve birebir sorma şansınız oluyor ona. Bunun gibi bir sürü örnek var orada. Ama o ‘seçtiğin’ dediğiniz şeyler var ya, film afişleri koyduğum şeyler. O bölümler sadece o filmleri anlatmıyor. Oradaki anlattığım bölümlere başlık koymak yerine bölüm geçişlerini film afişleriyle vermeyi tercih ettim. Yani o film afişi, orada anlatılan genel bir olguyu temsil eden bir filmin afişi.

Anladım. Dönemsel bir şeyi ifade ediyor.

Dönemsel bir olguyu ifade etmek için kullandığım bir şey.

İstanbul Film Festivali devam ediyor. Burada da birtakım filmleri izleme fırsatı buldun. Sen tabii pek çok festivali dolaşan bir insansın, sinema yazarısın, emekçisisin. Böyle dolaştığın film festivallerinin arasında, seni en çok hangi film festivalleri heyecanlandırıyor?

İşin aslı, ben çok fazla film festivali dolaştım ama bunlardan elbette ki İstanbul Film Festivali ayrı bir yerde önemi açısından. Ama Ankara Film Festivali’yle özel bir bağım var çünkü bir senesini biz yaptık. O yüzden ve Samsun’dan ulaşım da kolay olduğu için Ankara Film Festivali benim için çok daha özel hale geliyor.

“İstanbul Film Festivali hayat dolu bir festival!”

 Çünkü yaşadığın bir festival.

Aynen yaşadığım bir festival. Hem de çok fazla arkadaşım var, dostum var orada. Dergimiz orada olduğu için sinema yazarı olan dostlarımın çoğu orada. Ve birlikte gidip film seyrediyoruz onlarla. Pek çok dostluklar oluşuyor, yani festivalin bana kattığı en güzel şey yabancı sinema insanlarıyla tanışmak oldu. Farid onlardan biri. Hindistanlı yönetmen Sanjoy Gosh ve Azeri yönetmen Şamil Aliyev de öyle. Bunlar gibi tanıştığın, farklı ülkelerden sinema insanları çok zor anlarında yardımına koşabiliyorlar. Ulaşamayacağın bir filme ya da belgeye ulaşmanı sağlıyorlar.

Yani geçenlerde mesela ben Tarkovsky’nin Stalker adlı filmini tekrar izleme fırsatı buldum. Tarkovsky, işte biliyorsunuz, o dönem, 1980’de Oscar alıyor. Ama aynı filmi aynı heyecanla tekrar izleyebiliyorsunuz. Yaklaşık 162 dakikalık bir film. Hem görüntü açısından, hem içindeki o ironi, metaforlar ve saire bunu çoğaltabiliriz, hem de bir edebiyat uyarlaması zaten. Bilim kurgu romanının sinemaya uyarlanış biçimi. Uzaydaki Piknik adlı kitaptan uyarlandı, biliyorsun.  Örneğin Tarkovsky deyince senin hayatında… yani neler hissediyorsun Tarkovsky sineması üzerine?

Şimdi, o şöyle ilginç bir durum. Yeri geldi o dergideki arkadaşlarım, yazdığım dergideki arkadaşlarım dahi çok farklı yapıdaki filmleri sevebilmem nedeniyle beni eleştiriyorlar. Böyle bir yaklaşım olmaz gibi bir tavırları var. Ama ben öyle düşünmüyorum. Çünkü…

Sen tarafsız bakıyorsun.

Aynen. Bir kere sinema pahalı bir şey. Ayrıca da emek yoğun bir şey. Anormal bir emek harcanıyor. Buna bir parça da saygıyla yaklaşmak lazım. Çünkü her çekilen filmin mutlaka bir ana fikri var. O anı yakaladığın zaman o filmi savunabiliyorsun. Şimdi, örneğin, Herschell Gordon Lewis’in 2000 Maniacs diye bir filmi vardır böyle çok, biraz yapay bir filmdir ama ayrı bir çekiciliği vardır. Bununla birlikte ben yine Tarkovsky’nin, Nostalgia idi sanıyorum, o filmi ve Lewis’in filmini peşpeşe izledim ve ikisinden de büyük zevk aldım, aynı gece. Halbuki mesela benimle birlikte izleyen bir arkadaşımın sıkıldığı bir sahne var. Şöyle: Adamın elinde bir mum var. Mumla, bir havuz var, o havuzu geçmesi lazım. Mum yarı yolda sönüyor, adam sürekli geri dönüyor, mumu tekrar yakıyor. Batıl bir şey. Karşıya kadar geçirirse mumu, dileği kabul olacak gibi bir olay var. Ve Tarkovsky hiç kesmeden adamı takip ediyor. Yani, sallıyorum, 20 dakika. Ama uzun bir sahne. Ve bundan da, aynı gece bunun ardından seyrettiğim diğer filmden de keyif aldım yani. Buna rağmen. Çünkü sana geçiriyor o hissi. Duygusunu sana geçiriyor mu, o önemli. Bu başarısı yönetmenin.

Ankara’da hangi dergide?

Sekans.

Sekans nasıl bir dergi?

Sekans, Gökhan Erkılıç’ın editörlüğünde çıkan bir dergi. Yaklaşık, sanırım, on beş seneden fazladır çıkıyor. Ben de ilk birkaç sayıdan sonra dahil oldum Sekans’a.

Sekans, Ankara’da yoğun satan bir dergi o zaman.

Evet. Daha çok akademik yazılar var orada. Şöyle bir şey var. Yani orada yazanların çoğu sinema eğitimi almış insanlar. Gökhan Erkılıç, sinema hocası. Ama orada biraz da benim şansım mı diyeyim, bir şekilde girebildim, meslekten olmayan herhalde bir tek ben varım içlerinde. Çünkü ben inşaat mühendisiyim, aynı zamanda sinema yazıyorum.

Ama mühendisler daha böyle şey yazarlar ya hani, yani, kurgusu çok sağlam, yani hep kendileri proje çizdikleri için yazıda da daha böyle farklıdırlar. Hesaplarlar birçok şeyi.

O olay çok ilginç. Şöyle. Benim yazı tarzım nasıl bir şey biliyor musunuz Sayım Bey, nasıl konuşuyoruz ya şimdi, aynen böyle yazıyorum. Sekans dergisine yazmaya karar verdiğim zaman daha önce başka dergilerde de yazmıştım. Sinema da dahil. Geceyarısı Sineması gibi dergilerde de yazdım. Bir aşama daha atlamak istiyordum. Daha böyle akademik, ciddi dergilerde yazayım istiyordum. Diğerleri ciddi olmadığından değil, ama popüler dergilerdiler. Popüler sinema dergileri. Sekans’a yazmak istiyorum, ilk sayıları aldım bakıyorum, birden gözüm korktu. Çünkü adamlar çok yüksekten yazıyorlar. Yani akademik yazıyorlar. Neyse sonra Gökhan Hoca ile tanıştık, dedim ki “Ben size yazı yazmak istiyorum.” biraz da böyle titreyerek. Gökhan Hoca dedi ki, “Tamam,” dedi, “yaz getir”. Ben de oturdum gece bütün o dergileri karıştırarak onların diline yakın bir şey yazmaya çalıştım ve başardım. Beğendiler ama şöyle; Gökhan Hoca’ya götürdüm verdim. Aldı, ciddiyetle okudu karşımda, sonra önüme attı. Dedi, “Bu senin yazın değil.” “Hocam deli misin,” dedim, “sabaha kadar onunla uğraştım.” “Yok,” dedi, “tamam sen yazdın ama bu senin yazın değil. Çünkü ben senin daha önce yazdıklarını okudum,” dedi. Ben o gece Sekans’a çalışırken, o da benim yazdıklarımı okumuş. “Senin tarzın değil. Sen kendi tarzında yaz, ben onları yayınlayacağım,” dedi. O yazıyı da yayınladı ama. Ondan sonra da bugüne kadar gönderdiğim bütün yazıları yayınladı. O günden beri bütün sayılarında varım ben. Ama sinema yazarlığına devam etmemde Alican Sekmeç’in de önemli bir payı vardır. Beni Sinema’nın editörü Mehmet Açar’la beni tanıştıran ve dolayısıyla orada da yazımın çıkmasına vesile olan odur. Bu beni daha da cesaretlendirdi. İlk sinema yazımı Geceyarısı Sineması’nda yayınlayan Savaş Arslan’ı da burada anmalıyım.

Bir Mühendisin Sinema Eğitimi devam edecek mi?

Edecek. Bir taraftan yazıyorum onun devamını. Ama tabi araya bir sürü şey giriyor.

Burada sadece Türk Sineması yok. Dünya sineması da… Sinema üzerine her şey var.

Aynen. Buradaki olay benim çocukluğumdan sinemaya yönelmemi neyin sağladığını, beni nelerin etkilediğini anlatarak aşama aşama sinema yazarlığına nasıl geldiğimi, buraya nasıl geldiğimi, ama aynı anda 1970lerden yani benim çocukluğumdan günümüze kadarki hem Türk hem de dünya sinemasının gelişimini de anlatıyor kitap.

Bir döneme tanıklık eden bir sinema yazarı olarak hem dönemsel konulara referans bir kitap yazdığınızı, hem de manevi boşluğunuzu doldurduğunuzu söyleyebiliriz. Doğru bir cümle kurdum mu?

Evet. Kesinlikle.

“Meslek grubumda bu işle uğraştığım için eleştiren bir sürü insan vardı.”

Bu kitapta en çarpıcı şey ne sence? Ben iyi ki bu kitabı yaptım, beni şu açıdan mutlu etti diyebileceğin şeyler var mı?

Elbette. Mesela beni kendi meslek grubumda bu işle uğraştığım için eleştiren bir sürü insan vardı. Ben bu işle neden uğraştığımı kitabımda çok iyi açıkladığıma inanıyorum. Bu açıdan beni mutlu etti.

Bir mühendis niçin sinema yazısı yazar, diyenler mi vardı?

Tabii, tabii. Niye buna yoğunlaşmışım, niye daha büyük işler yapmıyorsun? Yetiyor yani. Çünkü öyle de bir boşluğumuz olduğuna inanıyorum.

Sinema hayatında neyi değiştirdi?

Hayata bakış açımı değiştirdi. Pek çok şeyi.

Olaylara tek taraflı bakmıyorsun.

Tek taraflı bakmıyorum. Kesinlikle.

Daha geniş bir şekilde bakıyorsun.

Sadece o da değil. Yani tek yönlü bir çevrem olmasını da engelledi. Çok farklı meslek gruplarından insanlarla tanışmamı ve bir yerde kabuğumu kırmamı sağladı.

Çok güzel. Peki Samsun’da sinema izleyicilerinin profili nedir? Yani filmler talep görüyor mu? Sanat filmleri iş yapıyor mu? Biraz Samsun’daki sinemayı anlatsana.

Sanat filmlerinin Samsun’da rağbet gördüğünü söyleyemem. Ama popüler filmler talep görüyor elbette. Sanat filmleri geldiği zaman fazla oynamaz. Bir hafta ya kalır ya kalmaz. Ama genel bir sinema seyircisi var, çünkü Samsun’da büyük bir üniversite var. Genç nüfus çok.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi.

Evet. Ondokuz Mayıs Üniversitesi.

Onlar da tabi. Yani üniversitenin olduğu yerde sanat da yerini alıyor, değil mi?

Evet, alıyor. Ama daha acı bir gerçek var ki, Samsun’a uzun zaman hizmet etmiş, yıllarca Samsun’un simgesi haline gelmiş pek çok sinema bugün yıkıldı. Sadece AVMler var.

Eski sinemalar…

Hepsini yıktılar. Hepsi yıkıldı. Sadece AVMler var.

Bu durumda Cinema Paradiso, değil mi, aklımıza geliyor.

Kesinlikle.

O İtalya’da yıkılan bir sinemanın arkasından çekilmiş bir filmdi… Sizin orada, pekala, Cinema Paradiso diyebileceğimiz bir sinema var mı?

Konak Sineması. Yani, çocukluğumuzun geçtiği sinema. Yıktılar. Yapacak bir şey yok.

Peki, Samsun’da bir festival yapmayı hep hedefliyorsunuz. Kültür Bakanlığı’na buradan da duyuralım isterim. Samsun’da bu tür bir festivalin zor olabileceği…

Aslına bakarsanız, kusura bakmayın, sözünüzü kestim, Samsun için düşündüğüm şey, Türk Filmleri Festivali’ni de içeren, ama daha geniş bir şey. Niçin? Samsun çünkü merkezi bir kent, Karadeniz açısından.

Daha liberal bir yer.

Tabii. Ve her türlü ulaşım şartlarının bulunduğu ve ticaretin de limandan, havaalanından dolayı gelişmekte olduğu bir nokta. Bu nedenle en azından Karadeniz Ülkeleri üzerinden yapılan bir festival, yani Karadeniz’e Kıyısı Olan Ülkeler gibi bir yaklaşımla yapılan bir festival olsun diye can atıyorum.

Umarım Samsun’da da bir festival olur. Peki söylemek istediğiniz başka özel bir şey var mı kitapla ilgili? Bu kitabı niçin okusun okurlarınız? Sinemayla olan çok özel ilişkinizi, onunla olan serüveninizi anlatıyorsunuz ama hani bu kitabı okuyanlar, genel bir reaksiyon almışsındır, niçin okumuşlar sence?

Bence içerdiği tutkudan dolayı. Yani insanların, arkadaki bir nevi önsözde de söylediğim gibi, mesleklerinin haricinde tutkuları olmalı ki robotlaşmasınlar. Ayrıca vatanımdaki (elbette aynı zamanda dünyadaki) sinemasal gelişimi kendi hayatım zerinden kırk yıllık bir dönemin gelişmeleriyle eş zamanlı anlatmam da okuyucuya meraklı bir roman okuduğu duygusu veriyor. Olumsuz bir dönüş almadım hiç. İnsan sadece bir doktor, bir mühendis, bir öğretmen olmasın.

Sanatın bir dalıyla mesleklerini birleştirip…

Birleştirebilirler. Ben bunun çok faydasını gördüm.

Yani Rembrandt’ın bir resmine bakarken ressam olmak gerekmiyor.

Gerekmiyor.

Sanat toplum içindir sonuçta, değil mi?

Kesinlikle öyle.

 

 

 

 

Sayfa Derleme Süresi: 0.0734 saniye