Tarsus'taki gizem çözüldü!

Medyatava ÖzelYonca Eldener, yeni romanı "Yedi Uyananlar"ı Medyatava'dan Sayım Çınar'a anlattı...

Tarsus'taki gizem çözüldü!

Yonca Eldener okurlarla yeni romanı Yedi Uyananlar’ı buluşturdu. Anadolu gizemlerinin, Mitra dininin merkezde olduğu roman yoğun macera ve sürpriz barındırıyor. Sayım Çınar Eldener ile yeni romanını konuştu.

 

 

 

 

 

 

SAYIM ÇINAR

sayimcinar@gmail.com

 

"Tüm Coğrafyalar Birbirine Derinlerde Bağlı, Biliyorum!"

Yeni roman hayırlı olsun. Tarsus’un gizemini siz çözdünüz galiba? Göbeklitepe Muhafızı adlı romanınızdan sonra “Yedi Uyananlar” adlı romanınız yayımlandı ve Tarsus’ta geçiyor. Tarihi macera romanları en çok ilgi gören roman türlerine giriyor. Yedi Uyananlar’ı yazma sürecinden bahseder misiniz? Bu romanı yazarken nasıl aşamalardan geçtiniz?

Gerçekten de tarih maceraya çok yakışıyor. Tarihi macera romanları bir çok okuyucumun söylediği gibi “düz yazıda okuyamayacağı ve okusa da romanda okurken ki kadar keyif almayacağı bilgiyi” o dünyanın içine dahil olarak öğrenme fırsatı veriyor. Yine yazmak için bir kadim coğrafyanın derinlerine daldım ve antik bir din ile Roma dönemi Tarsus’una gittim. Yazarken kendimi Tarsus, Harran, Milas, Urfa gibi çok katmanlı kentlerde arkeolojik kazı yapar gibi hissediyorum. Kazarken kentin bir evresine iniyor gibiyim.

“Roman yazmak, yıllarca iz sürmek gibi.”

Siz romanlarınızı yazarken ciddi araştırmalar yapıyorsunuz. Tarsus’tan Roma’ya kadar uzanan bir roman yazmak sizde ne gibi duygulara yol açtı?

Bu tarz roman yazmak çok ciddi araştırma gerektiriyor. Yedi Uyananlar’ı üç yılda tamamladım. Bu süreç iz sürmeyi öğretiyor. İtalya’da Anadolulu Tanrıçalarla karşılaşıyorsunuz. Tüm coğrafyaların yer altı suları gibi derinlerde birbirine bağlı olduğunu düşünüyorum. Araştırdıkça bu bağlar kanlı canlı karşımda dikiliyor oluyor. Böyle zamanlarda heyecandan yerimde duramıyorum diyebilirim.

“Matrix filmindeki ağır çekimdeki kurşunların yağdığı sahneyi edebiyatıma taşımaya çalışıyorum.”

Aşk, macera, gizem ve tarih içeren kitapların dili de iyi olmak durumunda. Bu tür romanların okur tarafından akıcı olması da bekleniyor. Akıcı bir dil yakalamak hiç o kadar kolay olmamalı…

Macera romanında bir tarafta dış dünyada baş döndüren bir kovalamaca, diğer tarafta kahramanların iç sesleri ve iç dünyaları oluyor. Kovalamacanın ve kahramanların iç dünyasının dengesini kurmak oldukça zahmetli. Bu ikisi birbirini çok zorlayan ama birbirine çok yakışan bir ikili. Kovalamacanın orta yerinde tasvir yaptığınızda çok hızlı giden bir arabaya fren yapıp yolcuların başlarını cama vurdurmuş oluyorsunuz. Yapmazsanız da kahramanlar sadece ismen var oluyor. Ben Matrix filmindeki ağır çekimdeki kurşunların yağdığı sahneyi edebiyatıma taşımaya çalışıyorum. Heyecan doruktayken dünyanın yavaşladığı ve iç dünyamızla baş başa kaldığımız, sonra son sürat kovalamacaya yeniden döndüğümüz sahneyi... Bazı bölümlerde günlerimi harcamışlığım var.

Yazmak için gezmek ve yaşamak da gerekiyor... Romanda geçen yerleri ziyaret ettiğinizi biliyorum... Yazmak için yaşamak da gerekiyor.. Son dönem bunu yapan yazarlar daha başarılı oluyor. Gezdiğiniz yerleri  özlüyor musunuz?

Özlüyorum ve çoğunlukla yeniden gidiyorum. Başımı döndürmeyen yerleri yazamıyorum. O yerle üç yıl geçireceğim için ruhen orada olmayı sevmem gerekiyor. Romanda yazdığım yerleri hem romanın öncesinde hem yazma sürecinde ziyaret ettim. Tarsus’u, Roma’daki Vatikan Müzeleri’ni, Roma’ya yakın liman kenti Ostia Antica’daki Mitra tapınaklarını, Gazi Antep Dülük’teki Mitra tapınağını, Gilindire Mağarasını, Slovenya’daki Škocjan mağarasını ziyaret ettim.

“Süreç içerisinde müthiş kaynaklar buldum.”

Tarsus tarihine, antik dinlere, psikoloji ve mitolojiye dair ciddi bilgiler yer alıyor kitapta... Bu kitabı yazarken ciddi derecede kitap da okumuşsunuzdur. Kitabın sonunda da kapsamlı bir okuma listesi var. Sizi en çok hangi kitaplar etkiledi, bu romanı yazarken?

“Ana Tanrıça’nın İzinde, Anadolu Kybele Kültü” adlı kitaba bayıldım. Gerçekten de Ana Tanrıçaya tapılan bir dönem var mıydı yoksa böyle bir dönemin özlemi üzerine hikayeler mi uyduruyoruz konusunu bilimsel bir bakışla inceliyor.  Ve “The Essential Difference” ile “Kadın Beyni” kitaplarına bayıldım. Empati ve eril-dişi beyin üzerine yazılmış çok güzel kitaplar. Romanımın ana kaynakça bölümünde tavsiye ettiğim başlıca kaynaklar bulunuyor.

Mitra dinini araştırırken karşınıza ilginç şeyler çıkmıştır mutlaka... Mitra dinini biraz anlatır mısınız?

Mitra dini Tarsus’ta doğuyor. Kilikya korsanları tarafından tüm Akdeniz’e yayılıyor. Sadece erkeklerin kabul edildiği bir gizem dini. Mağaralarda veya mağaraya benzetilmiş tapınaklarda ibadet ediyorlar. Dinin merkezinde Işık Tanrısı Mitra’nın boğa kurban ederken bir tasviri yer alıyor. Bir görüşe göre bu tasvir gerçekte bir yıldız haritası. Mitra geriye yazılı belge bırakmamış ancak olağanüstü bir ikonografiye sahip.

Kitabın kahramanları Deniz, Kaya ve diğer kahramanlar derin özellikleri olan kişiler... Bir karakter yaratmak siz de ne gibi değişimlere yol açıyor?

Çocuk doğurmak ve yetiştirmek gibi. Kahramanların kişiliği oturunca ben yazmıyorum da onlar kendi konuşuyor sanki.

Kitapta mağara araştırmaları, insan beynine dair araştırmalar, Jung’un yaşamı var. Freud da var... Bu iki ismi kitaba nasıl koydunuz? Size ne gibi kapılar açtı?

Jung’un Mitra dini ile olan ilişkisi yaşamının kilit noktasını oluşturuyor.  Dünya düşünce ve sanat tarihini bu derece etkilemiş bir bilim adamının Anadolulu bir dine ait sembolleri rüyalarında görmesi, yorumlaması heyecan verici. Jung romanda arka planda hem bilinçaltına dair devrim yaratan fikirlerin sahibi, hem de açmazlar içinde boğulan, kendiyle savaşan sıradan ve zaafları olan bir erkek. Jung’un babası yerine koyduğu Freud’dan kopuşunu, bilinçaltına yolculuğunu ve arketipleri Mitra dini çerçevesinde yorumladım.

Kitapta teknolojiyi de kullanıyorsunuz. Kitabın başındaki ölüm bizi çok başka yerlere götürüyor... Eğer seçme hakkınız olsaydı, bugün hangi işi yapmak isterdiniz, neden?

Bedenen teknoloji çağındayız ama ruhen mitolojide yaşıyoruz. Yedi Uyananlar’da nöro-mitoloji adını verdiğim bir bakışla yazdığım bölümler var. Mitolojik sahneleri nörolojik yapılarla anlamlandırmak çok heyecan vericiydi. Tanrı ve Tanrıçaları genler, beyin devreleri ve nöronlarla eşleştirmek... Ve her zaman yapmak istediğim işle ilgili seçme hakkımın olduğunu düşünüyorum. Uzun yıllar kurumsal şirketlerde üst düzey yöneticilik yaptım ve bu dönemde bile çok farklı bir pozisyondan diğerine geçtim. Kurumsal hayatın içindeyken alan değiştirmek göründüğünden büyük güçlükler barındırmıştı. Sonrasında kurumsal hayatı da bıraktım ve yazarlık yapmaya başladım. Diyeceğim o ki hayat zaten seçimlerden ibarettir. Ben konfor alanımı elimin tersiyle itmeyi seçebiliyorum. Günde on beş saat kalkmadan çalıştığım çok oluyor. Ben çalıştığım sürece işin yarısının kontrolü benim elimde. Kalan yarısı benim elimde değil ki buna yapacak bir şey olmadığını bilmek önemli. Yani şu anda istediğim işi yapıyorum.

Kadın-erkek eşitsizliği en çok tartışılan konuların başında geliyor... Halen kadına şiddet ve kadın cinayetleri en üst nokta da devam ediyor... Sizce dünya bu konuda daha iyiye mi yoksa kötüye mi gidecek?

Son dönemde Hollywood filmlerinde baş rollerde kadınlar ve siyahlar görüyoruz. Bu ihtiyaca cevap mıdır, ihtiyaç yaratmak mıdır orasını biz bilemeyiz. Ama ötekileştirilenlerin sesinin daha çok duyurulacağı bir dönem geliyor gibi.

 

 

Sayfa Derleme Süresi: 0.0565 saniye